Didem Madak’a: İçimde her şey çiçek pıhtısına dönüşüyor

Didem Madak…
Kısacık bir ömrün ardında kalan “Grapon Kâğıtları”nın hikayesidir. 41 yaşında annesi Füsun’a doyamamanın verdiği acıyla hayata gözlerini yumduğunda, kızı Füsun’a da doyamayacak olmanın acısını bıraktı bizlere. Kısacık hayatının imzasını hiç anlaşamadığı bu dünyaya üç şiir kitabı ile attı. Didem Madak’ın alıp veremediği bir şeyler vardı bu dünyayla, bir savaşı vardı…
Hep söylüyoruz ya; kadın olmanın başlı başına bir mücadele olduğu bu coğrafyada kadın bir şair olarak söyledi sözlerini o.
Bizlere bir kız çocuğunun kalbinden geçenleri Grapon Kâgıtları (2000), Ah’lar Ağacı (2002) ve Pulbiber Mahallesi (2007) adlı eserleri ile bıraktı. Yetmedi… O ne kadar  yaşasa da ne kadar yazsa da yetmeyecekti. O dünyaya yetemeyenlerdendi, dünya da ona yetmedi… İnsan ne kadar büyürse büyüsün yüreğinde büyüttüğü bir kız çocuğu ile yaşıyorsa eğer, bu dünya hep dar gelecektir ona. Ben de bu yüzden çok sevdim Didem Madak’ı.
Aşık oldum. Fotoğraflarını biriktirdim. Çok da fazla olmayan fotoğraflarının hepsinde aynı yalın ifadeyle gülümsüyordu. “Şiişşt hayat! Sana inat çiçekli şiirler yazıyorum bak, öyle güçlüyüm… Öyle direngen, öyle vazgeçmeyen…” diyordu. Ölen her insanın gülümseyen fotoğraflarına bakarım. Yoksa hâyâl etmeye çalışırım. Bir zamanlar bu kadar güzel gülebilmiş insanların ölebildiğine şaşar kalırım. Sahi, ölüm çok göreceli bir kavram olarak durmuyor mu sizce de? Ruhumda solduramadığım hiçbir şeyin öldüğüne inanmadım şimdiye kadar. Ben Didem Madak’ın çiçeklerini hiç soldurmadım.
Ve onun dizeleri…
Yüreğimde büyüttüğüm kız çocuğuna eğilimliydi onun her dizesi. Annemle büyüttüğüm hayallerimin hepsine ortak ettim zaman zaman onları. İçimde susmak bilmeyen bir kız çocuğu sürekli “İnadına Müberra, ha gayret!” derken bendeki inadın aynısına tutulmuştum.

“Hatırlar mısın?
Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum.
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”

Annesine olan özlemini,  yeniden doğuşa olan hasretini “Bazen ölmek istiyorum / Beni yeniden doğurman için” dizeleriyle anlatıyor Didem Madak. “Neşeli bir şehre benzer” çünkü annelerin sesi, şiirimizin en hüzünlü şairi…

 

Onun şiirleri hep çiçeklendirdi ruhumu. Onun için şiir yazmak “Kocaman ve kara gözlü bir çocuğun gözlerindeki acıdan özür dileme biçimi…” böyle anlatıyor bir röportajında kendisi.

“Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım

Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum.”
dizelerini okurken onun içinden taşan hüznün sebebini arıyorum, öfkesini buluyorum. “Biz kendimizi neden hep bir yerlere saklıyoruz Leylâ?” diyor. Anne hatırına, baba hatırına, doğurmadığın bir çocuk hatırına, dünyanın karasının hiçliğinde… “Bir yerlere saklanma Müberra Leylâ! Aç kollarını iki yana… Düşün ki ‘Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağın gerçeği’ çıkarıyorsun. İnadına…”

-Didem abla! Benim bu iç hesaplaşmalarım, hiç tutturamayışlarım, bir kız çocuğunun gözlerine takılı kalışlarım,o dut ağacı, sallanan bacaklarım, yaralarım…
-İnadına!
“Geçen yazı
Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
Dut taneleri düşerdi sayfalara
Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi
Büyük taneli tıpırtılarıyla
Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen
Bir ipek böceğine benzetirdim.
Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir Pollyanna

Bir şiire gelir
Ve onu bu hayattan kurtarırlar.”
Biliyor musun? Geçen yazı değil ama çok eski bir yazı; henüz bacaklarımın bu kadar uzamadığı, annemin bu kadar ağlamadığı, benim bu kadar çok şaşırıp bu kadar çok insan tanımadığım bir yazı bir dut ağacının altında geçirdim. Kimi zaman o dut ağacına tırmanmaya çalışarak, başararak, başaramayarak ama hep inadına!
O bahçede babam güller yetiştirirken ve öğle vakti tuzlu bir ayran için annemi beklerken,  “papara papara” diye beklerken… “Çilli bom” şarkısını söyleyen bir kız çocuğuydum. Dut tanelerini benzetirdim, çil diye yakıştırırdım. Kimselere anlatamadım, hiç kimse anlamadı. Ben bir dut ağacının gölgesinde henüz harfleri birbirine birleştirip tuzlu bir ayranı beklerken, sen benim hiç bilmediğim bir şehirde o dut ağacını anlatıyordun Didem abla. Benim içimde her şey çiçek pıhtısına dönüşürken, her şey iyiye ve güzele eğilimliyken, ben hiç ağlamayacağıma inanırken…

“Ama zaten onu burada giymeme izin vermezlerdi
Belki artık hiç olmaması daha iyi
Çalınmış bir güzellik,
Yasaklanmış bir güzellikten daha iyidir.
Ama onu asla unutmayacağımı bilmelisin.” diyor Pollyanna’ya Mektuplar’ında…
Aslında her şeyi bir elbise üzerinden anlatırken ne kadar da büyük bir gerçekliğe dokunuyor. Bizden çalınanlara, bize yasaklananlara inat…
“Çalınmış bir güzellik,
Yasaklanmış bir güzellikten daha iyidir” diyerek. Çalınmamış olan tüm güzellikler bizim yaşamamız için var çünkü. Yaratmamız için, baştan resmetmemiz için… Bizden çalınanları geri almak da yine bizim inadımızla mümkün. Bu inadı mümkün kılmanın gücünü o şiirde buldu. Şiir yazmak bir kaçıştı onun için. Bizim için biçilen kalıplardan kaçış…

 

Müjde Bilir ile bir söyleşisinde ona özgeçmişi ile ilgili yazdığı şu kısmı soruyor Bilir :
“Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”
Didem Madak teşekkür ediyor Müjde Bilir’e. “Sanırım bu söyleşiyi bir erkekle yapıyor olsaydım bana böyle bir soru yöneltilmezdi. Çünkü özgeçmişimde yer alan bu bölüm, bıyık altından gülünüp geçilecek kadar basit görünürdü ona.” diye açıklıyor durumu.

 

“Durup dururken bağıran” diye ifade ettiği şiiri için adını hatırlayamadığı zenci bir kadın şairin şu sözünü söylüyor : “Erkekler özgür iradeyi efendi efendi tartıştılar, bizse çığlıklar atarak tartıştık onu.”
Durup duruken bağıran, çığlıklar atan, yasaklanmış tüm güzelliklere başkaldıran şair…
“Çoğu kadın kendileri için önceden planlanmış güvenli bir hayata sığınır. Bu hayatın sonu baştan bellidir. Bir kadın bunun dışında seçimler yapmaya kalkıştığında, fena halde zora sokmuş olur kendini.Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli.”
Didem Madak’ın bu sözlerini hiç unutmayalım. Bize bir elbise üzerinden anlattığı kırgınlık ve öfkenin aslında sadece bir küçük elbise meselesi olmadığını, şiirlerinde yaşamlarımıza biçilen tüm sınırları parçalayan bir yanı olduğunu, “Patatesler Pazartesi kadar kızarıncaya kadar” derken aslında çok ince ve çok da görünür bir gerçekliği bizlere usul usul fısıldadığını hep hatırlayalım.
Ben her gün “Papara papara” kağıtlarına “papara papara” diye şarkı sözleri yazan bir kız çocuğuyum Didem abla. Dut taneleri sayfalarıma düşsün diye yazı beklemiyorum, kışın ortasında yazı çağıran bir inatla yaşıyorum.

Bana sürekli şöyle sesleniyorsun :

“İçinde her şey çiçek pıhtılarına dönüşecek

Bir gün gelecek hiç ağlamayacaksın”

‘Hiç ağlayamayacağız’lı günler, dut ağacı, tuzlu ayran, yediveren gülleri, çocukluğum…

Hiç ağlamayacağız Müberra Leylâ! Bir gülü sevmeyi ama dikeniyle sevmeyi, dikenine rağmen sevmeyi hatta dikensiz bir gül sevemeyeceğini hatırla.

Hiç görmediğimiz bir ruha sarılıp çiçeklenebiliriz, biliyorum. Şiirimizin en hisli kadınının güzel anısıyla, Didem ablamıza hasretle… Çiçeklenelim…

İçimde her şey çiçek pıhtısına dönüşüyor, söyleyin Didem ablaya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

17 + 13 =