Etrafınız sarılı! Ama asla teslim olmayın!

Başlarken açık olmak niyetindeyim.
Sevgili kadınlar etrafınız sarılı! Ama asla teslim olmayın!

Doğumumuz itibariyle ailedeki erkler ile büyümeye başlıyoruz. Daha küçücük bir kız çocuğuyken bile misafirler gelirse nasıl ‘hanım kız’ olacağımız öğretiliyor bir çoğumuza. Belki en çok babamız anlatıyor neyi ne şekilde daha iyi yapabileceğimizi uzun yıllar boyu. Ama artık yetişkin bir kadın olduğumuzda da peşimizi bırakmıyor bu bilmişlik.

Nasıl daha iyi öğrenci olacağımız, sokakta nasıl daha düzgün yürüyeceğimiz bile her gün binlerce kez dile getiriliyorken bir anda bambaşka bir ortamda bu tarzın yalnızca babamıza ait olmadığını anlıyoruz. Öğretmenlerimiz, erkek arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız veya sınıf arkadaşlarımız… Liste bitmiyor, etrafımızı git gide daha da sarıyorlar.

Aynı kitabı okuduğumuz sınıf arkadaşımız kuşkusuz bizim mutlaka görmediğiniz bir noktayı görecek o kitapta ve saatlerce bize aynı şeyleri tekrarlayacak. Aynı sürücü kursundan aynı ehliyeti almış olmanız hiçbir şey ifade etmeyecek, iş arkadaşlarınız size yine de araba kullanmayı öğretecekler. Sokakta birine adres sorduğunuzda bile asla ‘bilmiyorum’ kelimesini duyamayacaksınız. Ve karmakarışık pek çok düşünce ve tarifle birlikte hayatta hep kendi yolunuzu bulmaya çalışacaksınız.

‘Erkek öğrenci evi’ diye bir kavramı kendileri yaygınlaştırmışken, temizlik yaparken bile rahat bırakmayacak, okuduğunuz alan, yaptığınız meslek ile ilgili bile daha iyi bir yöntem sunacaklar. Hayat böyle sürüp giderken bir gün artık tüm bunların farkında bir kadın olarak kendi benliğinize sahip çıktığınızda ve savunmaya geçtiğinizde, biçare güvendiğiniz ve uzandığınız o yoldaşlar komiktir; size feminizmi de öğretmeye kalkacaklar. ‘Kadınlar nasıl özgürleşmeli?’ diye bir soru sorsak kadınlardan daha çok konuşacaklar, kadınların fikirlerini beğenmeyecek ve daha iyi, en iyi yöntemi sunacaklar. Onlara konuşmamaları gerektiğini söylediğinizde ise erkek düşmanı ilan edileceksiniz, muhalefeti ikiye bölmekle suçlanacaksınız.

Türkiye’de son 15 yılımı televizyonlarda öylesine bir adamın her şeyi ne kadar iyi bildiğini duyarak geçiren genç bir kadınım. Öyle ki bu adam, saraylarında lüks içinde oturup ”Hazreti peygamber aynen şunu söylüyor; ‘fakirlik, küfür olayazdı’ diyor… fakirliğin nasıl bir çaresizlik olduğunu biz çok iyi biliriz. yoksulluğun, nasıl bir dert olduğunu, nasıl insanın elini kolunu yana düşürdüğünü, insanı nasıl bunalttığını biz çok iyi biliriz.” diyerek bize yoksulluğu öğretti.

Kendi burjuvazisini gözler önünde yaratırken “Biz, ikinci sınıf vatandaş nedir biliriz; biz, ötelenmenin, iteklenmenin, hor görülmenin ne demek olduğunu biliriz.”  diyerek kürsüleri inletti.

Biz cumartesi annelerinin dizinin dibinde Galatasaray Meydanı’nın taşlarının üstünde otururken, her gün gözlerimizin önünde kayıp giden arkadaşlarımızın katiliyle televizyonlarda, reklam panolarında, her yerde göz göze bakmak zorunda kalırken ”Bir gece yarısı, sokak ortasında ensesine kurşun sıkılarak katledilen; katilleri gecenin karanlığında kaybolup bir daha hiç ortaya çıkmayan, çıkarılmayan faili meçhullerin acısını çok iyi biliriz” diyerek bize acımızı öğretti.

Şehirlerde nefes alacak bir ağaç gölgesi bırakmayıp, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de kıyıları boydan boya satıp, ormanları dümdüz edip üstüne bir de tabiatın bir mucizesi özgüveniyle çıkıp ‘Ben çevrecinin daniskasıyım” dedi.

Sokaklarda ulu orta tekmelenen kız kardeşlerimiz gözümüzün önündeyken “Kadına yönelik şiddet abartılıyor.” diyerek şizofreni olup olmadığımızı bile sorgulattı.

Bu alıntılar Tayyip Erdoğan’ın “her şeyin en iyisini ben bilirim, biz biliriz” serisinden yalnızca birkaç küçük örnekten ibaret. Genç nüfus oranının yüksek olduğu bir ülke olduğumuzu düşünürsek ülkemiz gençliğinin yetişme çağını her şeyin en iyisinin tepede bir erk tarafından bilinmesi fikriyatıyla geçirdiği genellemesini yapmak yanlış olmaz diye düşünüyorum. Akranlarımız bütün bunları dinleyerek büyüdü, babalarımız dedelerimiz ise başka bir ataerkil yapı ile şekillendi.

Küçüklüğünde ‘çükünü göster’ diyerek büyütülen erklerimizin çüküyle yönettiği bir dünyanın her yanından kan, pislik fışkırıyor. Üstelik ölümler ve yalanlarla bezenmiş hayatlarımızda bu çükleri mutfağa koysan yağdan arındırmaz, süpürge versen tozdan arındırmaz, bir yemek yapsa çenesinden kurtulamazsınız. Kazara bir başarı elde etse övünmekten arınamaz, dünyayı yeniden yarattı sanırsınız.

Artık sosyal medyada bile bizi hiç tanımadığı halde tacize uğrayıp uğramadığımızı bile bizden daha anlayabilen erkeklerle sarılı etrafımız çünkü.

Böyle bir toplumsal yapı içerisinde ve böyle bir siyasal ortamda babalarımız, erkek arkadaşlarımız veya ağabeylerimizin yaptıkları masumane görünebilir. Ancak ben bu olanları da mazur görmeli gibi bir fikre sahip değilim.

Bu konuya dair son dönemlerde çokça şey yazıldı; ‘mainsplaining’ kavramı pek çok feminist çevrede tartışmaya açıldı. Türkçede ‘açüklama’, ‘erkekleme’ olarak literatüre geçirildi. Oysa bu kavram doğduğumuzdan beri bizimle, yanı başımızda hemen her yere geliyor. Her şeyi daha iyi nasıl yapacağımızı söyleyerek büyütülüyor ve tam da bu sebeple kendi yolumuzu bulmakta epeyce zorlanıyoruz.

Bitirirken de açık olmak gerekirse, her şeyi her zaman sizden daha iyi bilecekler sevgili kadınlar, öyle sanacaklar…

Oysa bembeyaz sarayında bir ‘erk’e, sokakları rengarenk boyayan milyonlarca kadın gösterdi daha geçtiğimiz hafta… Rengimizi soldurmasalar nasıl çiçekler açacağımızı ve dünyayı nasıl güzel bir yer haline getireceğimizi de… Teslim olmayalım, ‘muhtaç olduğumuz kudret’ el ele tutuştuğumuzda çiçeklendiğimiz ‘kızkardeşlik’te mevcuttur.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

fourteen − eight =