*Tek Bir Dünya Var, Bir Savaş Alanı

“İnsanlar ağlıyor, bağırıyor… “Savaş” dediklerini duyuyorum. “Ne savaşı ya yarın enstitüde sınav var” diye düşünüyorum. “Sınav çok önemli savaş mı olurmuş böyle zamanda?”

Her gün başka bir güne uyanıyoruz. Gündüze varıyor muyuz, gecede mi kalıyoruz. Hava ne zaman karardı onu bile hatırlamıyoruz.

Her gün en az bir kişi ‘iç savaş çıkacak bu gidişle’ diyor. O gidişin dönüş yolunu bulamadığımız yıllardan savaşın ortasında bakakaldığımız yıllara geçiyoruz birdenbire. Bu kadarı da olmaz dediğimiz her gün, o kadarın misli fazlasını gördüğümüz günleri getiriyor.
İşimize gidip geliyoruz her sabah, çocuklarımızı sabahın karanlığında okula gönderiyoruz. Her ay başı yine paramız olmuyor, faturaları son güne kadar yatıramıyoruz. Yetişmesi gereken tezlerimiz, yazacak projelerimiz, yazılılarımız, vizelerimiz, final haftalarımız oluyor, kafein depoluyoruz. Çocuklarımızı hangi okula göndereceğimizi düşünüyor, geleceklerini daha iyi nasıl kuracağımızı planıyoruz. O kadar işimiz gücümüzdeyiz ki ailemizi ihmal ediyoruz bazen, pişmanlık duyuyoruz. Sonra bir haberde, bir gazetede veya sosyal medyada karanlığa takılıyor gözümüz ve “savaş mı çıkacak yoksa” diye düşünüyor, ertesi gün yine işe gidiyoruz.

Bugün inkâr edilemeyecek bir biçimde savaşın tam ortasındayız. Evet bu bir dünya savaşı değil, henüz atom bombası yağmadı tepemize, görünürde evimiz, toprağımız, ülkemiz işgal altında değil, rütbeli askerler gezmiyor ara sokaklarımızda.

Ama peşi sıra günler yaşıyoruz; beyaz güvercinler uçuruyoruz gökyüzüne, yakalarımıza siyah kurdeleler takıyoruz sonrasında. Bembeyaz tülbentlerle masmavi denizin dibinde el ele tutuşuyor, ertesi gün arkadaşlarımızı toprağa gömüyoruz. Kendi topraklarımızda yerle bir olmuş binaları el birliğiyle yeniden inşa ediyoruz. Sonra İstanbul’un göbeğinde gitar çalarken insanların paramparça oluşuna istemeden şahit oluyoruz. Bir gün umut, bir gün hüzün, bir gün ölüm, bir gün yaşam…

Ölüm-yaşam arasında bir çıkmazdayız işte;

Birini arayıp ulaşamadığımızda şarjı bitmiştir diye düşünmek yerine sosyal medyaya girip patlama haberi arıyoruz telaşla.
Patlamadan sonra üç gün metrobüse binmezsek canımızı kurtardığımızı zannediyor, Taksim’e çıkmazsak, Kadıköy’e gitmezsek, Eminönü’nden geçmezsek yaşayacağımıza inanıyoruz.
İnternet kesildiğinde faturayı ödemediğimizi unutup vpn ile bağlanmayı deniyoruz.
Maket oyuncaklar yerine idam ipi yapmayı öğreniyor çocuklarımız. Okul tiyatrolarında palyaço değil tankların önüne yatan askerler oluyorlar.
Başkentin göbeğinde büyükelçi öldürülüyor, Putin’e sövüyor, alevler içindeki videolara montaj diyoruz. Savaşın ortasında olduğumuzun her kanıtı sansürleniyor, tüm haberler yasaklanıyor. Biz ertesi gün işe gidiyoruz.

“Savaş” var diyemediğimiz ama hayatı da sürdüremediğimiz bu çıkmazın neresindeyiz öyleyse? Kadınlar, erkekler ve çocuklar hangi güvenli sokaklardan yürüyorlar. Hangi haber sitelerini takip ediyor bu insanlar, hangi gazeteleri okuyorlar? Kahve molalarında ne konuşuyorlar? Eve gelirken iki ekmek almayı nasıl oluyor da unutmuyorlar?

Her cumartesi annelerimizin sesi aynı gürlükte çıkarken, ülkesindeki savaştan kaçan mülteci kadınlar el ele tutuşup ocağunda umutla reçel kaynatırken, bizim sesimiz nasıl oluyor da gittikçe kısılıyor?

Yaşam nedir bilmeyen gencecik çocuklar yaşamak için ölüyor, mutluluğu yüzlerce ölünün arasında canlı bir beden bulmak zannediyoruz. Buna savaş demiyor ve susuyoruz.
Sadece susarak bile koca bir savaşın askerleri oluyoruz…
 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

thirteen − three =